Kıssalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kıssalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Şevki efendi, dayısı Mehmed Hulusi Efendiden sülüs ve nesih yazılarını meşk etmiştir. Daha ondört yaşında icazet aldığı zaman dayısı, "...

Şevki efendi, dayısı Mehmed Hulusi Efendiden sülüs ve nesih yazılarını meşk etmiştir. Daha ondört yaşında icazet aldığı zaman dayısı, "Oğlum yazıyı ben bukadar öğretirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi'den ve diğer hattatlardan öğren" demesi üzerine, Şevki Efendi: "Ben sizden başka hocaya gitmem."  cevabını vermiş. Hoca efendi bu ihlas ve samimiyet karşısında müteessir olup ağlamıştır.



Klasik Hat Sanatımızda geleneğe bağlılık ve sanatta yeterlilik son derece önemlidir. Bir hattat, hocası;  "artık belirli bir seviyeye u...

Klasik Hat Sanatımızda geleneğe bağlılık ve sanatta yeterlilik son derece önemlidir. Bir hattat, hocası; "artık belirli bir seviyeye ulaştın, eserlerine imza koyabilirsin" demedikçe imza koymaz. Hatta o kadar ki, yirmi otuz sene, geceli gündüzlü hiç nefes almadan çalışan üstadlar bile eserlerini imzalarken korku duyarlarmış.

 Mükemmele ulaşmak isteyen sanatçı eserini kesinlikle mükemmel görmez. Bu düşünceyle bazı hattatlar yazısını "eser" yerine koymayıp"sevvedehü (karaladı)" diye imzalar, "ketebehü (yazdı)" şeklinde imza atmazlarmış. Ya da tevazu ile "ed'af-ül'küttab (katiplerin en zayıfı)" şeklinde imzalar da çok rastlanan imza türlerindendir.



  Şeyh Hamdullah'a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar, O da;  "gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi ...

 Şeyh Hamdullah'a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar, O da; "gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak icab ediyorsa yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım."cevabını vermiş!



  Bir yazarımız hazırlamakta olduğu kitabı için İstanbul’un fethi ile ilgili hadis-i şerifin bir hattat tarafından yazılmasını arzu eder. Bi...

 Bir yazarımız hazırlamakta olduğu kitabı için İstanbul’un fethi ile ilgili hadis-i şerifin bir hattat tarafından yazılmasını arzu eder. Bir dostunun aracılığı ile Hattat Halim Efendi’nin bağ evine giderler. İsteklerini söylediklerinde Hattat Halim Efendi hiç yüksünmeden “olur, başımın üstüne” diyerek kabul eder.

Kısa bir süre sessizce düşündükten sonra kağıt üzerine pergel ile bir daire çizer sonra onun ortasına daha küçük bir daire… Önce kurşun kalemle iki daire arasında oluşan boşluğa yazıyı kabaca yerleştirir, sonra kamış kalem ve mürekkeple yazıyı yazmaya başlar. Bir taraftan sol eli ile kağıdı döndürerek, sağ eli ile de gayet seri ve harikulade bir şekilde kalemi kaydırıp yazıyı yazar. Sülüs yazıyla daire istifli hadisi yazma işlemi kısa sürede tamamlanır.



  Hattat Ali bin Abdullah yetmiş yaşına kadar hayat sürer. Ömrünün her senesine karşılık birer Mushaf yazar. Vasiyet ederek son yazdığı Mush...

 

Hattat Ali bin Abdullah yetmiş yaşına kadar hayat sürer. Ömrünün her senesine karşılık birer Mushaf yazar. Vasiyet ederek son yazdığı Mushaf’tan elde ettiği ücretin, vefatında defin işlerinde kullanılmasını ister.



Ömrünü Kur’an-ı Kerim yazarak geçiren Kayışzade Hafız Osman, devrin padişahlarına dahi hat hocalığı yaptığı halde, ulaştığı şöhrete rağmen a...

Ömrünü Kur’an-ı Kerim yazarak geçiren Kayışzade Hafız Osman, devrin padişahlarına dahi hat hocalığı yaptığı halde, ulaştığı şöhrete rağmen asla kibir ve gurura kapılmamış, tam bir tevazu içinde yaşamıştı.

Bir gün öğrencilerinden biri derse gelmemiştir. Ders sonrası Hafız Osman, yolda o öğrencisine rastlar. Öğrencisinin makul bir mazeret nedeniyle derse gelemediğini öğrenince hemen orada yol kenarına oturarak dersini verir.




  Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden Uğur Derman'dan nakil:   “Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor ola...

 

Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden Uğur Derman'dan nakil:

 

“Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarşısı’ndaki bir dükkânda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. 


Lâkin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros Mütarekesi’ni müteakip gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güç bela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. 


Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken o neş’e ile evine girip ‘Gel keyfim gel’ celi talikini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır.”


Uğur Bey’in anlattığına göre, Necmeddin Okyay, o gün, tekneden çıkardığı “Gel keyfim gel” ebrusunu seyrederken bir yandan da kahvesini yudumlayarak keyfine keyif katmaktadır. Fakat birden, heyecandan olsa gerek, kahvesi ebrunun üzerine dökülüverir. 


Bu ebru, Uğur Bey’in koleksiyonundadır ve üzerindeki kahve lekeleri hâlâ durmaktadır.







  Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâ’dur bu   Nazar-gâh-ı İlâhî’dür Makâm-ı Mustafâ’dur bu * Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’un sîne...

 

Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hüdâ’dur bu 
Nazar-gâh-ı İlâhî’dür Makâm-ı Mustafâ’dur bu
*
Felekde mâh-ı nev Bâbü’s-Selâm’un sîne-çâkidür
Bunun kandîli Cevzâ matla’-ı nûr u ziyâdur bu
*
Habîb-i Kibriyâ’nun hâb-gâhıdur fazîletde
Tefevvuk-kerde-i ‘arş-ı cenâb-ı Kibriyâ'dur bu
*
Bu hâkün pertevinden oldı deycûr-i ‘adem zâ’il
‘Amâdan açdı mevcûdât çeşmün tûtiyâdur bu
*
Mürâ’ât-ı edeb şartiyle gir Nâbî bu dergâha
Metâf-ı kudsiyândur bûse-gâh-ı enbiyâdur bu
********* Nâbî *********


Sakın edebi terk etmekten! Allahü Teâlâ’nın Sevgilisi’nin sokağıdır bu.
Hak Teâlâ’nın nazar ettiği yerdir, Muhammed Mustafa’nın (Sav) makamıdır bu.
Gökteki hilal Selam Kapısı’nın göğsünde bir yarıktır.
Buranın kandilidir ikizler burcu, nur ve ışığın doğduğu yerdir bu.
Cenâb-ı Hakk'ın Sevgilisi’nin istirahat yeridir.
Fazilet olarak Hazret-i Allah’ın arşının en üstü gibidir.
Bu toprağın parlayışı ile son buldu yokluğun karanlığı.
Varlığın gözünü körlükten açan sürmedir bu.
Ey Nabi, edebe uymak şartıyla gir bu dergâha.
Meleklerin tavaf ettiği, peygamberlerin öptükleri yerdir burası.


- Bâbü’s-Selâm: Selam kapısı. Mescidi-i Nebevi’de bulunan, Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret etmek isteyenlerin muhakkak geçtikleri kapıdır.


* Hattat: Hâmid Aytaç
----
17. yüzyılda (IV. Mehmet dönemi) Osmanlı şairlerinden Urfalı Nâbî, bir grup devlet erkânıyla hacca gitmek üzere yola çıkar. Medine-i Münevvere’ye yaklaştıkları gece Peygamber Efendimiz'in (Sav) huzuruna varma aşkıyla uyku uyuyamayan Nâbî, bir paşanın hem de ayakları Medine’ye dönük olarak uyuma gafleti üzerine adamı uyandırır ve o anda duyduğu hissiyatla ona bu gazeli söyler. 

Medine-i Münevvere'ye girdiklerinde sabah ezanının okunma vaktidir ve bütün minarelerden ezandan önce bu şiir okunmaktadır. Nâbî, dehşetle okunanın kendi şiiri olduğunu fark eder. Hemen bir müezzine koşar ve bu şiiri nereden öğrendiğini sorar. 

Müezzin şöyle cevap verir: Resûl-i Kibriya (Sav) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı bu beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın"! buyurdu. Biz de Efendimiz’in emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Gözyaşları içinde müezzine tekrar:
- O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin:
- Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.

Hattat: Hamit Aytaç



Padişah 2. Mahmud'a hocalık yapan Mustafa Râkım Efendi, Osmanlı'da hat sanatının önde gelenlerindendi.   On sekizinci yüzyılın meşhu...

Padişah 2. Mahmud'a hocalık yapan Mustafa Râkım Efendi, Osmanlı'da hat sanatının önde gelenlerindendi. 
 On sekizinci yüzyılın meşhur hattatı Mustafa Râkım Efendi de, hüsn-i hat icâzetini daha on iki yaşında bir çocuk iken almıştır. Mustafa Râkım Efendi, böyle müstesnâ bir mevhibenin kadrini idrâk etmiş ve üstün gayretler ile de kısa zamanda sanatını daha ilerilere götürmeye muvaffak olmuştur. Neticede bu sahada öncekileri unutturacak bir seviye kaydetmiştir. 
Sayısız şâheserlerine ilâveten pâdişah tuğrâlarındaki son ve mükemmel istif, onun eseridir. Diğer taraftan hat sanatında ilâhî mevhibenin yanında kulun gayret ve himmetinin de son derece mühim olduğu bir gerçektir. 
Bu hususta Râkım Efendi ile 2. Mahmud arasında geçen şu hâdise, pek mânâlıdır: 
 2. Mahmud, şehzâde iken hattat Râkım Efendi’den ders almaya başlamıştı. Pâdişah olduktan sonra da derslere devam etti. 

Hocasına son derece hayran olduğundan, bir defasında habersiz olarak ziyâretine gitti. O an Râkım Efendi bir yazı üzerinde her şeyiyle teksîf olmuş bir vaziyette çalışıyordu. Sultân’ın geldiğini dahî fark etmedi. Bu işin künhüne vâkıf olan 2. Mahmud, hocasının çalışmasını bölmeden sessizce onu seyre koyuldu. Hayretle müşâhede etti ki, hocanın önünde yazdığı yazının aynısından odanın her tarafında birçok nüsha bulunmaktadır. 
Gayr-i ihtiyârî şaşırarak: 

 “–Hocam!” diye seslendi. 

 Bu seslenişle Sultân’ı fark eden Râkım Efendi, başını yazısından kaldırdı ve toparlanarak: 

 “–Buyurunuz Sultânım!” dedi. 

 Sultan sordu: 

 “–Hocam! Bir yazı için bu kadar çok mu çalıştınız?

” Hattat Râkım cevap verdi: 

 “–Evet Sultânım!

” Sultan tekrar sordu: 

“–O eşsiz yazıları hep böyle mi yazarsınız?” 

 Bu suâl üzerine Râkım, talebesi olan Sultan Mahmûd’a âdeta yeni bir ders sadedinde şu cevabı verdi: 

“–Evet Sultânım! Yazacağım bir yazı için gördüğünüz gibi birçok kağıt harcarım. Aynı yazıdan sayısız istifler yaparım. Sonra içlerinden en güzelini seçerek onun üzerinde çalışır ve böylece en mükemmeli elde etmeye gayret ederim...” 

 Kaynak: Osman Nuri Topbaş / Osmanlı, Erkam Yayınları

 

Hattat Halim Özyazıcı, Osmanlıdan intikal eden en önemli hattatlarımızdan Hattat Hamid Aytaç’ın talebesidir. Fakat genç sayılabilecek ...



Hattat Halim Özyazıcı, Osmanlıdan intikal eden en önemli hattatlarımızdan Hattat Hamid Aytaç’ın talebesidir. Fakat genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir.

Hattat Hamid gayretli, verimli ve üretken bir hayat yaşamıştır. Adeta hat O’nun hayatı olmuştur. Artık son demlerini yaşadığını fark etmiş ve hattan ayrı düşmek istemediği için ölümden tedirginlik duymaktadır. 

Bu ruh haliyle bir gece rüyasında talebesi Hattat Halim Efendi’yi görür. Halim Efendi günlük, güneşlik, yemyeşil bahçeler, rengarenk çiçekler içinde fakat habire yazmaktadır. Tıpkı hayatında olduğu gibi hızlı hızlı yazmakta her yan yazıyla dolmuş durumdadır. 

Hattat Hamid hayretle seyrederken Halim Efendi; “hocam bizi burada da bırakmadılar, habire yazıyorum” der. Ertesi gün Hattat Hamid, neşeli bir vaziyette öğrencilerine der ki; “Çocuklar artık rahatça ölebilirim. Boşuna telaşlanmışım, Cennet’te de yazdırıyorlarmış.”


İslam kültür ve sanatında yazının önemi kuran-ı kerim'de geçen ehli kalem ve bunların satıra dizdikleri, dizecekleri konusu...


İslam kültür ve sanatında yazının önemi kuran-ı kerim'de geçen ehli kalem ve bunların satıra dizdikleri, dizecekleri konusuna kasem edilmesi, islam'da hem bilimsel düşüncenin hem de islam hat sanatı'nın doğmasında en önemli etken olmuştur.
Hz. Muhammed, "evladın baba üzerindeki haklarından bir kısmı ona yazı, yüzme, ve silah atmayı öğretmesi, helal rızıkla büyütmesidir.", “Rızkın anahtarı olan Hüsn-i hat öğrenmek size gereklidir.”,
“Ey Bilal, hokka'dan uzak kalma. çünkü hayır kıyamete kadar hokkada ve ehli ilimdedir.” gibi hadisleriyle müslümanları yazmaya teşvik etmiştir.
Hz Ali, islam kültüründe bilinen ilk hattattır. Ona göre hat, "işlerin en mühimi, sevinçlerin en büyüğüdür."
Arap alfabesi ile yazılan hat, Arap sanatçılar tarafından geliştirilmiş ama zirveye Türk hattatlarının eserleriyle ulaşmıştır. Hatta bu konuda şöyle bir kelam-ı kibar oldukça şöhretlidir:
“kuran mekke'de indi, kahire'de okundu, istanbul'da yazıldı.”
Zaten yakut el mutasimi, hat sanatı'nın bugünkü formlarını oluşturan ilk büyük hattattır ve Türk asıllıdır.

Bir çok Türk ressamın da hocası olan Andre Lhote boş ve dolu, düz, eğri kıvrımlar, spiraller, sakin ve hareketli parçalar, ferah ve tıkı...


Bir çok Türk ressamın da hocası olan Andre Lhote boş ve dolu, düz, eğri kıvrımlar, spiraller, sakin ve hareketli parçalar, ferah ve tıkız istif tarzları ve öteki plastik işaretleriyle zengin bir görünüm arz eden büyük türk hattatlarından bir kaçının eserini ilk gördüğü zaman hayranlığını şöyle dile getiriyordu:


“... okuyamıyorum bu yazıları. Okuyamadığım daha iyi. Salt çizgi fenomenlerini tadabiliyorum böylelikle. Nedir güzel desen? Düzlerin ve eğrilerin tertipli barışması. Nedir resmin müziği? Statik ve dinamik elemanların birbirini cevaplandırması. Resim sanatının temeli nedir? Desen. çizgi De Ingres'in deyimiyle müzikal olmalı. İşte bütün bunlar bu yazılarda var. Düzlerin, eğrilerin yanısıra da küçük küçük plastik işaretler ve süsler...
Ressam, ilginçtir yazıları okuyamadığı için hayıflanmamakta, esef etmemektedir. Ona göre önemli olan bu yazılardaki desen ve müzikalitedir. Ona göre islam yazısı, plastik bir sanattır. ve sonsuz istif imkanına sahiptir.

1937 yılında türkiye'ye gelen ve daha önce hiç islam yazısı görmemiş olan ünlü ressam Leopald Levy'ye Türk hattatlarını...


1937 yılında türkiye'ye gelen ve daha önce hiç islam yazısı görmemiş olan ünlü ressam Leopald Levy'ye Türk hattatlarının yazılarından meydana gelen bir sergi gösterilir. Duvarda asılı olan, birbirinden değişik 15-20 yazı-tabloyu inanılmaz bir dikkatle inceleyen Levy, içlerinden üç tanesini beğenir ve seçer. Ressamın beğendiği eserler Şeyh Hamdullah, Yesari Mehmed Esad efendi, ve Mustafa Rakım efendi'ye ait hatlardı. 

Bu yazıları okuyamadığı halde ve daha önce hiç hüsn-i hat eseri görmediği halde sıradan hattatların da bulunduğu sergiden nasıl oluyor da hattın en mükemmel üstadlarından üçünü seçebiliyor? 

Ressamın daha sonra dediği gibi, "işte öğrencilere anlatmak istediğim, bir türlü anlayamadıkları", dediği öğrencilerinin anlayamadığı ama kendisinin anlatmak istediği ve bunlara islam yazısında rastladığı estetik...




Usta bir hattat tarafından yapılmış nefis bir istifi gördüğü zaman "işte resim" diye bağırmaktan kendini alamayan ünlü ispanyol r...

Usta bir hattat tarafından yapılmış nefis bir istifi gördüğü zaman "işte resim" diye bağırmaktan kendini alamayan ünlü ispanyol ressam Pablo Picasso: 

Benim resimde varmak istediğim son noktayı, İslam yazısı çoktan bulmuş diyor ve ünlü türk hattatlarının eserlerini inceledikten sonra, onlarda gördüğü plastik zenginlikleri şöyle dile getirmiş... ama bunlar ne kadar ritmik. bunlardan bir şeyler çıkar. doğulu renkçidir ama renkçiden çok fazla çizgici, soyutçudur. Soyut dehasının en güzel örnekleridir bunlar, bu yazılar.”



Arapça ‘hatt’ mastarından türeyen ve yazı, çizgi, çığır, yol manalarına gelen ‘hat’ kelimesi, terim olarak “Arap yazısını estetik ölçüle...


Arapça ‘hatt’ mastarından türeyen ve yazı, çizgi, çığır, yol manalarına gelen ‘hat’ kelimesi, terim olarak “Arap yazısını estetik ölçülere bağlı kalıp, güzel bir şekilde yazma sanatı (hüsn-i hat)” olarak açıklanmış. Kaynaklarda genellikle “cismani aletlerle meydana getirilen ruhanî bir hendese” şeklinde tarif edilen hat sanatı, bu tarife uygun bir estetik anlayış çerçevesinde yüzyıllar boyunca gelişerek günümüze ulaşmıştır.

Batıda hüsn-i hat (güzel yazı) karşılığında, calligraphy (kalligrafi) kelimesi kullanılmakta. Ansiklopediler, calligraphy sözcüğünü “güzel yazma, estetik kurallara bağlı kalarak ölçülü yazma sanatı” şeklinde tanımlamakta. Önce Araplar tarafından kullanıldığından Arap yazısı adıyla anılan hat, hicretten birkaç asır sonra Müslümanların ortak değeri haline gelmiş ve İslam hattı vasfını kazanmıştır. İslamiyet'ten önceki asırlara ait Arapça kitabeler üzerinde yapılan araştırmalar, Arap yazı sisteminin aslen Fenike yazısının, bağlanan ve bitişik Nabat yazısının devamı olduğunu ortaya koymuştur.